ÖZER KIRCA

Özer Kırca’nın hikayesi avukatlık cübbesini giydiğinde değil,ondan çok önceleri,Sultandağı’nın eteklerinde bereketli Akşehir ovasında başlar.Türkiye’de kaç kasaba,hatta kaç şehir göl kıyısında konumlanmıştır ki? Göl kıyısında doğmuş olmak ta yetmez tek başına…O göl kıyısında yaşamış Nasreddin Hoca gibi bir halk filozofunun da hem “şehirli”si olmak gerekir.Öyle olunca,göle maya çalan hocanın,sonsuz bir umudu simgeleyen “Ya tutarsa!” felsefesi de içselleştirilir.
Özer Kırca,özel yaşamından daha çok belki de hukuk dünyasındaki tartışmasız başarılarında,en umutsuz anlarda “göle maya çalmaktan” vazgeçmemiştir,inandığı davayı büyük bir umutla sonuna kadar sürdürmüştür. Yalnızca o mu?

Yine Nasreddin Hoca’nın,kadılık yaptığı yıllardan miras,“Sen de haklısın!” fıkrasındaki “empati öğretisi” ve aslında tek bir tarafı savunan bir avukatın,karşı tarafı da anladığı sürece kazanmasının kaçınılmaz olduğu gerçeği,Avukat Özer Kırca’nın “meslek felsefesi” ve “başarı stratejisi” olmuştur.
Akşehir’de yaşamış olmak,farklı etnik ve mezheplerden  gelen renkli bir dünyayla ortak yaşam sürme şansına erişmek demektir aynı zamanda...Türkler,Kürtler,Ermeniler,Rumlar;Aleviler,Sünniler ve hatta Hazer kıyılarından kopup gelmiş Ruslar ve Kazak’lar…Hoşgörülü ve adaletli bir insan ilişkisinin içselleştirilmesi… Bir “avukat” için herkese aynı mesafeden bakabilme anlayışının yerleşmesi…
Bütün bunlar,orada doğup büyüyen herkese bu şansı sunar elbette… Ancak hayatın kendisine sunduğu bu şansı farkedip yarışa koyulanlardır ki,başaranlardır.
Özer Kırca başaranlardandır. Yarışı hep en önde göğüslemiştir… Yarış?
Daha ortaokul öğrencisiyken,kendisinden üç dört yaş büyük “ağabey”lerinin yarıştığı “bahar maratonu”;yaşam kariyerinin ilk madalyasını kazandırır.
Durmaz… Yine aynı yaşlarda,bu kez kocaman kocaman “yazar ağabeyleri”nin katıldığı “Milliyet Röportaj Yarışması”nın mansiyonu,olacakların habercisi bir büyük ödüldür.
Yarış belki de hayatın başka alanlarında,başka mesleklerde sürecektir..
Ancak,daha o yıllarda,canından çok sevdiği insanın uğradığı açık adaletsizliğin paslı kılıcı  kanatır yüreğini… O gün karar verir;avukat olacaktır…
Adalet kazanmak zorundadır çünkü…Yarış başlar,göle maya çalarak…
Okuyacağınız satırlar,kronolojik bir biyografi değil,umudu yitirmeden hayal edilmiş ve “etap etap” koşulmuş bir maratonun kilometre taşlarıdır:

Üniversite yıllarında, öğrenci derneklerinde aktif görevler. Derken ünlü bir gurupta tiyatro oyunculuğu salt eğitim yıllarını süsleyen uğraşlar olarak değil , kabına sığmaz , coşkulu bir kişiliğin dışa vurumlarıdır. Adalet , doğruluk , dürüstlük temellerinde gelişen avukatlık andını izleyen hukuk savaşçılığında “köle kullanmadan , ama efendileri de olmadan” geçen otuz altı yıl…Bu süreçte , ayrıca uluslararası hizmet kuruluşlarında yöneticilik ve başkanlık , bir dönem gazete yazarlığı , baro yöneticiliği , spor kulübü başkanlığı ve onur başkanlığı , mesleki bilgi ve deneyimlerin paylaşıldığı konferanslar , stajyer avukat eğitmenliği ve iyi aile babası olma yolundaki uğraşları mesleki yaşamdan arta kalan zamanı doldurmuştur. Adli ve maddi gerçeğin arayışı olarak tanımlanan hukukçuluk mesleğinde “insan” unsurunu eksen alan bir yaklaşımla ;”suçluyu kazıyınız , altından insan çıkar “ tümcesini ilke edinmiş , doğup büyüdüğü topraklarda yaşayan bir başka hem şehirlisi bilge Mevlana’nın ; Güneş olmak ve altın ışıklar halinde , Ummanlara ve çöllere sarılmak isterdim. Gece esen ve suçsuzların ahına karışan yüz rüzgarı olmak isterdim. “ sözlerindeki arzuyu hep duyarak ve yaşayarak bu günlere gelmiştir.